O Öğle Güneşi ve Köşedeki Unlu Hamur Kokusu
İstanbul’un bu ince tozlu katmanında yaşamak; bir fotoğraf makinesine odaklanmak gibi. Her anın kadrajını bulmaya çalışırken, bazen en büyük kompozisyonun aceleyle gelmediğini fark ediyorsunuz. Oysa şehrin arka sokakları, bize her zaman kusursuz bir randevu verir gibi.
Bu hafta gözlemlediğim küçük bir sahne var. Benim için bu, şehrin büyük anlatılarına karşı çıkan o mütevazı ama inatçı mikrokozmoslardan biri oldu. Bir grafik tasarımcının gözünden bu, renk paletlerinin ve kompozisyonun en saf haliydi.
Geçen öğleden sonra, Eminönü’ne doğru iniş yaptım. Büyük hareketlilik, o tanıdık, tuzlu deniz kokusuyla karışmış bir uğultu vardı havada. Herkes kendi ritminde, hedefine doğru ilerlerken, benim dikkatim bir simitçinin tezgahına takıldı.
Bu sadece un ve maya kokusuyla başlamıyordu; alt katmanlarda, o geleneksel Anadolu fırınlarından yükselen, bazen de annemin mutfağından tanıdığım o mayhoşlık vardı. Simitçi, yaşlı bir beyefendiydi. Elleri, sanki o hamurun tüm geçmişini avucunda tutuyormuş gibiydi. Hamuru yoğururken çıkardığı sesler, ne bir ritim ne de bir melodi gibiydi; daha çok, varoluşun kendi kendine uyum sağlama sesiydi.
Kusursuz Belirsizlik Sanatı
İnsanlar bu telaşın içinde, her şeyin bir amacı olmalı gibi düşünüyor. Hızlı çözümler, net çizgiler bekliyoruz. Ama bu tezgahın önündeki dinginliği izlemek bambaşka bir ders verdi.
Beyefendi, hamuru döverken bazen beklenmedik küçük bir hareketi vardı. Bir sonraki şekil vermesi, sanki önceki hareketin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu; zorlanmıyor, doğuyor gibiydi. Bu, benim bilgisayar ekranımda uğraştığım o mükemmel simetri arayışına karşıtıydı. Buradaki güzellik, o kusursuz olmayan geçişlerdeydi. Hamur, direnç gösteriyordu ama bu direnç, sonunda istenen formu alacak esnekliği de barındırıyordu.
Bu, benim tasarımdaki "rastlantısal girdi" ile aynı noktaya dokunuyor. Dijital alanda bir deneme yaparken, bazen tüm kontrol bende oluyor ve sonuç ya mükemmel oluyor ya da bir çöplüğe dönüşüyor. Oysa bu tezgâhın önünde, girdiler serbest bırakılmış gibiydi; geriye kalan ise bu malzemelerin ve ustanın sezgisel bilgeliğinin mükemmeliyete doğru onu yönlendirmesiydi.
Bu süreç, kontrolün zorunlu olmadığını gösterdi. Her şeyi hesaplamak yerine, malzemeye güvenmek; kaosu bir akışa teslim etmek gerekiyor. Tıpkı o sıcak, hafif kızarmış simidin mükemmel kabuğu gibi.
Bu küçük sahne, bana o günkü projeme dair büyük bir rahatlama hissi verdi. Bazen en iyi çözüm, bilinçli müdahale değil; doğru malzemeye ve ritme izin vermekmiş.
Ve o simidin kokusu, şehrin tüm karmaşasını bir anda dingin bir nefese çeviren, en otantik İstanbul notasıydı.