Sokak Lambası Altındaki Lezzetler

Nemli Taşlar ve Mercan Kırmızısı Bir Tutam Erzincan Kuru Buğdayı

İstanbul, bazen böylesine yaşayan bir bilinçaltı gibi. Betonun o gri tonları altında, her köşede bin yıllık bir hikaye bekleyen damarlar var. Benim için bu şehir, devasa bir fresk ve ben de o freskin tozlu kısımlarında kaybolmayı severim. Özellikle akşamın o ince, kurumuş egemenliğine çöktüğü saatlerde...

Geçtiğimiz hafta, beni yine şehrin o unutulmuş kalbine sürükleyen bir ritim yakaladım. Karaköy’ün derinliklerinde, trafiğin gürültüsünün zar zor ulaşabildiği bir ara sokakta, öyle bir kapı vardı ki, o kapıdan içeri girer girmez şehrin bütün telaşı geride kalıyor. Bir tür zaman tünelinin eşiğindeydim sanırım.

O Tahta Kapının Ardındaki Dünya

Küçük bir esnaf lokantasıydı. Cephedeki ahşap pervazlar, her mevsimun hüznünü ve bereketini üzerine çekmiş gibiydi. İçerisi, dışarıdaki kasvetli İstanbul griliğinden ziyade, sıcak bir kehribar rengine bürünmüştü. Tezgahın üzerindeki eski bakır kazanlardan yükselen o tanıdık, ağır buhar; işte bütün bir maceranın ilk vaadiydi.

Sahibi, her daim aynı özenle işini yapan bilge bir ağabeydi. Ne acelecilik vardı ne de gösteriş; her şey, kıvamında, sabırla pişiyordu. O gün benim durağım da burasıydı; birkaç gün önce duyduğum o merak uyandıran lezzet anlatısına bir cevap vermekti.

Menü yoktu desem yalan olur, ama o menüyü ezberlemek için gereken sabrı gösterene kadar, her şey hisle anlaşılırdı.

Ona sordum: "Bugünün en iyi öyküsü nedir?"

Gülümsedi. Gözlerinde, benim grafiğimdeki en karmaşık kompozisyon kadar derin bir bilgi vardı. "Bugün," dedi, sesi eski taşın üzerinde yankılanarak, "Erzincan'dan gelen o mercan kırmızısıuru buğdayımsa. Onunla uğraşacağız."

Dokunuşlarla Oluşan Evren

Bu basit bir isimden öteydi. Bu, göçle gelen o ağır Anadolu ruhunun, İstanbul’un nemli havasıyla dans etmesinin manifestosuydu. Buğdayın rengi, bazen Akdeniz’in en durgun koylarını düşündürürdü; oysa tadı, binlerce kilometre öteden gelen bir hasretin tüm yoğunluğunu taşıyordu.

Gözüm, o kaseye takıldı kaldı. Mercan kırmızısı, ne çalınmış bir renk ne de aceleyle karışılmış bir çeşidiydi. Her tanesinde, o toprakların kuraklığını ve aynı zamanda bereketli yaşam mücadelesini görüyordum. Yanında özenle dövülmüş, belki de o sabah erken saatlerde güneş doğarken değirmenin taşlarına düşen tahıllardan elde edilmiş yağlar vardı.

Tabağa gelen o ilk kaşık, bir desen gibiydi benim için. Her lokma; derinlikli, sabırlı ve katmanlıydı. Ağızda dağılan dokusu, dilimin üzerinde kurduğu o ince uyum... Sanki bu bir yemek değil de, iki farklı yaşam coğrafyasının aynı sofrada uzlaştığı o kritik müzakere anıydı.

Kentin nabzını tutmak bazen böyle oluyor. O büyük, gürültülü akışın arasından sıyrılıp, bir ustanın ellerinde, en basit malzemelerin bile nasıl bir roman haline geldiğini izlemek. Bu esnafın mütevaziliği, gösterişli restoranların bütün o süslü gösterilerinden çok daha değerli; çünkü burada her şey samimiyetle, altyapısıyla birlikte sunuluyor.

Ve ben yine o küçük masada, şehrin en güzel mimarlık öğrencisiymişim gibi, bu mikrokozmosu tasvir etmeye çalışıyorum. Bu lezzetler, İstanbul’un sadece taşlarından değil; bu gibi direngen ruhlardan da örülüyor.