Bir Bardak Aşina Tadında İstanbul Hikâyeleri
İstanbul’un ruhu bazen oysa şehrin en görkemli meydanlarında değil, burnunu soktuğun dar bir ara sokakta yaşıyor. Benim için bu sokaklar, tuvalime döktüğüm binlerce renk tonu kadar katmanlı. Grafik tasarımcının gözü, her köşede bir kompozisyon arar; şehrin bu kaotik ama kusursuz sahnesinde ise en iyi hikayeyi, en basit malzemelerle bulur.
Burada hayat, bir melodi gibi akıyor; bazen yüksek sesli uğultulu, bazen de eski bir plak gibi çatlak ve derin. Ve bu melodinin en güzel notalarını, özenle korunmuş o eski esnaf lokantalarıyla ya da tezgahında sabırla bekleyen yaşlı bir amcanın elinden çıkan kaymaklı çöreklerle yakalıyorum.
Sıradanlığın Altındaki Büyük Evren
İnsan bazen en büyük değişimleri, en beklenmedik karşılaşmalarda yakalıyor. Geçtiğimiz günlerde yaşadığım küçük bir gözlem vardı ki, sanki bütün İstanbul’un mikrokozmosunu bir masanın etrafında topladım. Sabahın erken saatleriydi; Galata’nın o taş döşeli kaldırımları üzerime çökmüşti. Bir çay bahçesinin köşesinde, eski püskü bir örtünün altında oturmuş iki yaşlı adam vardı. Biri gazete okumaya çalışıyor, diğeri ise hayatın kendisine dair uzun uzadıya yorumlar yapıyordu.
Onların konuşmaları, benim için bir yaşam dersiydi. Tartıştıkları şey, kimi kulağa sıradan bir mahalle komşuluğu gibi geliyordu; kimin ne kadar suçu olduğu, hangi meyveye daha çok sevildiğinin matematiği gibiydi. Oysa ben dinledikçe, bu basit diyalogun altındaki katmanları çözmeye çalışıyordum. Sanki onlarca yıllık bir şehrin hafızasını, sadece ses tonlarıyla yeniden yaşıyorlardı. Birinci adamın öfkesindeki o kırılganlık, sanki on yıldır süregelen bir kentsel dönüşüm tartışmasını özetliyordu.
Bu anlar, benim için sadece bir arka plan değil; bunlar aynı zamanda tasarladığım her logonun, çizdiğim her rengin kaynağı oluyor. O anlık ruh halleri, bir sonraki projem için mükemmel bir renk paleti sunuyor.
Lezzet ve Dilin Kesişimi
Ve tabii ki, bu şehrin ruhunu anlamanın yolu mideden geçiyor. Buradaki esnafın sadakati, sunduğu lezzetin samimiyetiyle ölçülür. Geçen hafta keşfettiğim, kimsenin bilmediği o kuytu köşedeki simitçi… Onun hamurunu yoğurma ritmini, onun malzemelerine olan özenini tarif etmeye kelimeler yetmez. O simitin çıtırtısı, sadece karbonhidrat değildir; o, sabrın, sabahın erken uyanıklığının ve Anadolu'nun toprak kokusunun birleşimidir.
Bir de o balıkçı tezgahındaki amca var. Her gün aynı saatte geliyorum, ona sadece bir ekmekle değil, kurduğum sessiz bir ritüelle yaklaşıyorum. Onun günlüğünü tutmak istiyorum sanki; müşterilerinin yüzlerindeki çizgiler, yakaladıkları balığın bedenine işlemiş birer öykü gibi.
İstanbul bu yüzden büyüleyici. Burada her karşılaşma, ister bir çay kaşığı dolusu şekerle tatlı bir hesaplaşma olsun, isterse de ağır bir kış gecesinin ardından içilen o koyu demli çay eşliğindeki derin bir tartışma olsun; her şey birer başlı başına, okunmayı bekleyen roman. Ve ben de bu şehirli gözlemci olarak, o sayfaları çevirmeye devam ediyorum işte.